AYLİN ASLIM GAGARİN'DE!
Şimdilerde kentten kırsala göç trendi var. Uzun yıllar büyük kentlerde yaşayanlar hayallerindeki hayatı yaşayabilmek için özellikle Ege ve Akdeniz bölgelerindeki sakin bölgelere göç ediyor.

Şimdilerde kentten kırsala göç trendi var. Uzun yıllar büyük kentlerde yaşayanlar hayallerindeki hayatı yaşayabilmek için özellikle Ege ve Akdeniz bölgelerindeki sakin bölgelere göç ediyor. Kentin trafiğinden, gürültüsünden, stresinden uzak sakin bir yaşamı tercih ediyor. Bu kervana ünlü isimler de dahil. Ünlü rockçılardan Aylin Aslım da bir süre önce Kaş’a yerleşti. RedBull.com için özel röportajlar yapan Melis Danişmend kendisini ziyaret ederek yeni hayatına dair bilinmeyenleri konuştu.

Çok düşündük. Br sürü isim bulduk, beğenmedik. İkonlaşmış insan isimleri mi olsa diye düşünürken Yuri Gagarin geldi aklımıza. Gagarin’i ben annemden öğrenmiştim. Annem de dedemden öğrenmiş.

“Hiç o kadar abartılacak bir karar değil aslında. O kadar zor değil. Avustralya’ya taşınmıyorsun ya da Amerika’ya. Gayet yakınsın İstanbul’a, ailene, eşine, dostuna. Aynı dili konuşuyorsun, vize almıyorsun. Ama tabii uğraşacak bir şey bulman gerekiyor.”
Seni Kaş’a ne attı?

İstanbul attı beni. İstanbul beni kustu hatta.

Ne zaman karar verdin buraya gelmeye?

2010-2011’den beri, ‘Nereye gitsem?’ diye düşünüyordum. O zamandan beri çok mutsuzdum İstanbul’da. Bir baktım evden çıkmıyorum. ‘Evden çıkmıyorsam burada niye yaşıyorum?’ diye düşünmeye başladım. Zaten hep biliyordum etrafımda ne olmasını istediğimi ama sıra gelmiyordu. Gençken başka öncelikler var, yapmak istediğin işler var şehirde. Onları yapmak için orada olman gerektiğini biliyorsun ve böyle bir ihtimal düşünmüyorsun. Belki o zaman İstanbul da o kadar korkunç değildi. Ama hep rahatsızdım ben, kornasından, trafiğinden, insanların öfkesinden. Son beş-altı yıl çok daha ayyuka çıkmıştı. Zehirlendiğimi hissettim bayağı. Evin içinde de bunu hissediyordum. Camdan baktığımda açık gökyüzü görememek… Binaların içinde, tuğlaların içine birikmiş böcekler gibi görünüyordu insanlar bana. Ciddi söylüyorum. Onun hep çok yanlış bir hayat olduğunu hissettim. İnsan o kadar yanlış hissettiği bir şeyin içinde ne kadar durabilir?

Bunun üzerine nasıl gidebileceğini mi planlamaya başladın?

Hep düşünüyordum, hiçbir şey bulamamıştım. ‘Oraya gitsem şöyle mi olur, böyle mi?’ diyordum. Yurtiçi ya da yurtdışı. Bir yandan da beş yıldır sürekli yaz-kış Kaş’a geliyorduk. Kendimizi iyi hissediyorduk burada. Sonra burada arkadaşlar edindikçe, onların hayatlarını nasıl değiştirdiklerini gördükçe, onlara danışarak böyle bir şeyin mümkün olacağına inanmaya başladım. O kadar da yapılamaz bir şey olmadığını gördüm. Şimdi soran herkese aynı şeyi söylüyorum. Hiç o kadar abartılacak bir karar değil aslında. O kadar zor değil. Avustralya’ya taşınmıyorsun ya da Amerika’ya. Gayet yakınsın İstanbul’a, ailene, eşine, dostuna. Aynı dili konuşuyorsun, vize almıyorsun. Ama tabii uğraşacak bir şey bulman gerekiyor. Bu yaşta emekliye ayrılıp bütün hayatı tatil gibi yaşamak gibi bir isteğim yoktu, o yüzden beni meşgul tutacak, seveceğim bir şey bulmam gerekiyordu. Yine de aklımda bir bar yoktu. Çok daha sakin bir meşguliyet arıyordum.

Bar açma noktasına nasıl geldin?

Buraya gidip gelirken ortağım Eren’le ne yapabiliriz diye düşündük. Şu an Gagarin’in olduğu bina yenileniyordu. Gidip görüştük, beğendik. Ama ben hiçbir şey bulamasam bile bir sene daha İstanbul’da kalamayacağımı biliyordum. Artık sokaklarda bağıran deli kadınlar gibiydim. Taksiciye, ona buna. Bir gün takside, ‘Allah’ım ne olur beni bu şehirden al,’ diye dua ederken buldum kendimi. Şoför yaşlı bir amcaydı, ‘Kızım senin bu şehirden gitme vaktin gelmiş,’ dedi. Karar aldım, her şey belli oldu, mekanı tuttuk, evi tuttuk, bir ay kalmıştı gitmemize, tuhaf şeyler olmaya başladı. Sanki İstanbul’dan gitmezsem ölecekmişim gibi. Yeşil yanıyor mesela Beşiktaş ışıklarda, güruh halinde karşıya geçiyoruz. Yayaların üstüne bir araba dalıyor, annemle kendimi zor kurtarıyorum, önümüzdeki bir kıza çarpıyor, şoför gülerek gidiyor falan. Başka bir sefer karşıdan karşıya geçerken bakıyorum araba çok uzakta, birden öyle bir hızla geliyor ki zor atıyorum kendimi kaldırıma. Bunun gibi o kadar çok şey oldu ki, ‘Herhalde kafama bir şey düşecek ve öleceğim gitmezsem,’ dedim. Garip garip hisler gelmeye başlamıştı (gülüyor).

Çok dolmuş bir şekilde buraya gelmişsin ama ilk yerleştiğin zaman tam olarak ne hissettin?

İlk bir ay idrak edemiyorsun. Evden çıktığında Kaş’ta olduğunu görmek bir garip geliyor. ‘Ben burada mı yaşıyorum artık?’ diyorsun.

Bir müddet tatilde gibi mi hissediyorsun?

Biz hiç tatilde gibi hissetmedik çünkü mart sonunda geldik, mayıs ortasında dükkanı açmış olmamız gerekiyordu. Geldiğimizde inşaat halindeydi dükkan, o kadar az bir vakit vardı ki, evi taşı, dükkanı sıfırdan var et derken aslında çok anlayamadık Kaş hayatını. Hep iş oldu. Ama şikayetçi değildim bundan, iyi geldi değişik bir şeyle uğraşmak.

Yılların barlarda geçti mesleğin sebebiyle. Bir gün işin öbür tarafına geçme hayalin var mıydı?

Hiç! Zaten sana şöyle söyleyeyim, yıllarımız barlarda geçti hepimizin evet ama hiç alakası yokmuş, bambaşka bir iş bu. Gece hayatını bildiğini zannediyorsun ya, barın öbür tarafında olmak, sabit durmak, ayık durmak, eğlenip giden tayfadan olmamak çok değişikmiş. İnsanların ne kadar manyak olduğunu çok daha başka bir perspektiften görebiliyorsun (gülüyor). Hiç beklemediğin insanların neler yaptığını. Müşteriyken fark etmeyeceğin şeyler. Her gece orada durmak ve insanları gözlemlemek çok ilginç oldu.

Bar sahibi olunca, ‘Ooh içeyim, hep beraber eğleniriz,’ de denilmez.

Yok. Herkesten ve her şeyden sorumlusun. Her an gözlerin açık olmak zorunda. Aksaklıklar olabilir. Sonuçta insanlar içki içiyor, biraz kendilerini kaybetmeye geliyorlar oraya. Onlar kendilerini kaybetmişken sen onları tutmak zorundasın. Sen de onlarla birlikte kaybolursan kaosa doğru gider orası.

Zaten bu iş dışarıdan hep çok eğlenceli görünür de arka planı bambaşkadır.

Bu şeye benziyor, biz sahneye çıkıyoruz ve en yakınlarımız bile, ‘Aa ne güzel eğleniyorsunuz,’ diyorlar ya. Öncesi, o acayip süreç, şarkıları yazmak, kaydetmek, albümün çıkmasını sağlamak, çıktıktan sonra tanıtmak, konserlere çıkmak yok, biz bir gecede çıkıyoruz o şarkıları söylüyoruz iniyoruz, partiliyoruz zannediliyor. ‘Ne güzel her gün denize giriyor musunuz?’ var mesela. Deniz mi? Sabah yatıyoruz, akşam uyanıyoruz ve sonra yine dükkana gidiyoruz.

Barı açmadan önce birilerinden danışmanlık aldın mı? Yıllarını bu işe vermiş arkadaşlarından tavsiyeler mesela?

Yok, hiçbir şey almadım (gülüyor). Eren’in deneyimiyle birlikte iyi bir iş bölümü oldu. Ben daha müzik ve insanlarla ilişkiler, o daha operasyonel kısım. Ben hayatında DJ’lik yapmış bir insan değilim, her gece çalıyorum burada. El yordamıyla yaptım her şeyi. Zor ve stresli bir yıldı. Bu kadar bilmeyerek girdiğini bilmek insanı diken üstünde tutuyor ama başarılı oldu çok şükür ki.

Burayı açarken, ‘Şunlar hiç olmasın, şunlar mutlaka olsun,’ diye düşündüğün şeyler var mıydı?

Sevdiğim müziği çalmak istiyordum. Onun dışında da çok spesifik bir şeye gerek kalmıyor. Müzik o kadar eliyor ki zaten gelecek kitleyi. Rock sevmeyen bir insan bizim dükkanda mutlu olmaz. Çaldığım müzikle burası oldu bence. Aldığımız güzel yorumlar hep müzikle ilgiliydi ve o da çok mutlu etti beni. İnsanların müzikten mutlu olması artık İstanbul’da unuttuğum bir yorumdu. Müziğe bakış ve müziğin takdir edilemeyişi… O kadar dolmuşum ki o konuda da. Mekanda bir şeyleri doğru yaptığımızı gördüğüm için bu sene çok daha hafifim. Endişelerim çok daha az.

Nasıl bir profil geliyor?

Müzik seven insanlar. 25 yaş ve üstü. Kaş’ta yerleşik orta yaş üstü ciddi bir nüfus var, müziksever. Ve tabii çoğu takdir edersin ki rock severler.

Senden hiç haberi olmayan, gelip de şaşıran oluyor mu?

Oldu. Geçen sene çok oldu.

Komik şeyler oldu mu?

(Gülüyor) Neler neler. Ben DJ kabinindeyim, bir adam geliyor, aramızda bir metre var sadece. Eren’e gayet duyulabilir bir ses tonuyla ve kaşlarıyla işaret ederek, ‘Bu Aylin Aslım mı?’ diye soruyor. Eren, ‘Kendisine sorsana,’ diyor, adam hala kaşlarıyla, ‘O mu o mu?’ diyor. Sonra, ‘Aylin Aslım burada çıkıyormuş?’ diye gelen var. ‘Çıkmıyor, mekan onun,’ deyince de, ‘Oradaki mi? Ha çok değişmiş tanıyamadım, neyse gelirim sonra, celebrity falan takılırız,’ diye gidiyor.

Hiç problem yaratacak müşteri oldu mu?

Yok. Çok doğru bir zamanımda gelmişim buraya. Bir beş-altı yıl önce gelseydim, problemin kralını yaşardım ya da yaşatırdım herhalde (gülüyor). Mesela bir şeyler söylüyorlar, gülüyorum. Komik geliyor. ‘House çalar mısın?’ diyor. Çalan şarkıları görüyorsun, nasıl buranın bir elektronik müzik kulübü olabileceğini düşünüyorsun? Bir anda herkes dans edip kopacak mı? Mekan kültürü olan insan zaten girince anlıyor, sararsa duruyor, sarmazsa çıkıyor. Hiç olmayacak bir şeye dönüştürmeye çalışmıyor mekanı. Wi-Fi yok diye bozulup giden oldu. Sanki yurtdışındasın da data roaming’ini açmak zorundasın! (gülüyor) Tecrübeler işte. İnsan tanımaya devam.

Niye adı Gagarin?

Çok düşündük. Br sürü isim bulduk, beğenmedik. İkonlaşmış insan isimleri mi olsa diye düşünürken Yuri Gagarin geldi aklımıza. Gagarin’i ben annemden öğrenmiştim. Annem de dedemden öğrenmiş. Uzaya ilk gittiği gün radyo yayınını dinlemişler. Dedem anneme not aldırmış, ‘Yuri Gagarin bugün uzaya çıktı,’ diye. Öyle minik bir anekdot da var.

Ne güzelmiş.

Evet. Bir de şunu fark ettik, bize öğretilmiyor Gagarin. Hep aya ilk çıkanın Neil Armstrong olduğu öğretiliyor. Halbuki ondan sekiz yıl önce uzaya gitmiş. Eğitim sisteminde yok bu, ben de annemden öğrendim mesela. Burada dükkanı açtık, Gagarin’in anlamını soruyorlar, ‘Ne hakkında?’ diyorlar. O zaman iyice anladım doğru yaptığımızı. Gagarin’in kim olduğunu böyle bir sebeple öğrenmesi bile bir şey. Adamın hak ettiği şöhrete çok mikro bir katkımız olsa da bilinsin istedik.

Mekandan çıkıp eve gidip uyuman sabahı buluyor değil mi?

6’yı buluyor. Hemen de uyuyamıyorsun. Sahne sonrası adrenalini gibi oluyor gerçekten. Zaten hala ‘müşteri’yi ağzıma alıştıramadım, ‘seyirci’ diyorum (gülüyor).

Çok tatlıymış.

‘Güzel bir seyirci vardı bu akşam,’ diyorum (gülüyor). Çünkü sanki müşteri gibi değiller, müzik dinlemeye geliyorlar, ama dinleyici desen o da değil. Ne bileyim. Müdavim olabilir. Müdavim barı olması çok hoşuma gitti çünkü biliyorsun biz gittiğimiz her yerin müdavimi olup gittik. İnsanların müdavim olmak isteyeceği bir yer yapmış olmak beni mutlu ediyor.

Yoruluyor musun?

Çok. Hayatımda bilmediğim türde bir yorgunluk. Hiç gece uykusu alamıyorsun. İstanbul’daki hayatımda gece geç yatardım ama bazı geceler 2’de uyursun, bazı geceler 1’de uyursun filan. Altı ay her gün sabah yatıp gündüz uyuyunca vücuda başka şeyler oluyormuş.
Onu nasıl dengeliyorsun? Atıyorum yürüyüş, yoga, vs.
Hiç öyle bir enerjim kalmıyor. Bayağı şarjın hep yüzde 20’ymiş gibi yaşıyorsun (gülüyor). En son dizlerimin bağı çözülüyormuş gibi hissediyordum sezon sonunda. Kışın dengeleyebiliyorum ancak.

Gündüzün nasıl geçiyor?

Uyandıktan sonra kahve içip bir şeyler yiyip yazmam gereken yazıları yazıyorum. İstanbul’daki konser, vs. işleri için hep bir mail ve telefon trafiği devam ediyor. İki köpeğim var onlarla vakit geçiriyorum. Zaten sonra akşam oluyor, mekana gitmem gerekiyor. O yüzden sezonda çok sosyal bir hayat yaşayamıyorum.

Şarkı yazma isteği geliyor mu?

Gelsin diye geldim buraya. Öyle bir zehirlenmişim ki, dört yıldır bir satır bile yazmıyorum. Bakalım sezon bittikten sonra ne olacak.

Esnafla ilişkin nasıl?

İyi. En başta bence kafalarında bir ünlü imajı vardı.

Mesafeliler miydi?

Yani ister istemez, ‘Bakalım nasıl biriymiş?’ durumu vardı. Yavaş yavaş tanıştık, gayet iyi ilişkilerim.

Özlemiyorsun değil mi İstanbul’u?

Hiç özlemiyorum. Ama biliyordum böyle olacağını. Özlediğim hiçbir köşesi yok, ne kadar üzücü bir şey bu. Özleyeceğim şeyler ben gelmeden çok önce bitti benim için. Beyoğlu, İstiklal Caddesi, mekanlar, Çukurcuma, Cihangir’in ’98-’99’daki hali… Sahilde yürüyüş yapmak bitti mesela Avrupa yakasında. Kaldırımlara araçlar park ediyor. Köpeğimle yürüyüşe çıkamıyorduk Beşiktaş’tayken. Yapmak istediğim bir sürü şeyi yapamadığım bir yer haline geldi İstanbul.

Bir de sen şarkı yazarısın, beslenmen gerekiyor. Söz yazmak, müzik yapmak için.

Herkesin beslenme kaynağı farklı. Benim sükunete ihtiyacım var. Neresine kaçtıysam İstanbul’un, olamadı. Anca buraya kadar gelmek gerekiyormuş. Çok iyi geldi bana, doyamıyorum. Kışın bomboş oluyor Kaş, o kadar güzel ki. Sokakta sadece sen varsın, ağaçlar hışırdıyor.

Son iki-üç senedir şehirden kaçmak isteyen çok insan var.

Normal artık, insanların bünyesi kaldırmıyor. İnsan doğası buna uygun değil, bu kadar da zorlamaya gerek yok.

Kaş’ın o manada dolma ihtimalinden korkuyor musun?

Korku demeyelim de öyle bir ihtimal olduğunu görüyorum. Biraz daha zamanı var bence. Havaalanı yapılırsa ve gelmek kolay olursa bilmiyorum ne olur, inşallah yapılmaz. Her yerde olan şey olur, kiralar bir anda iki katına çıkar, şehirliler buraya dolup şehir hayatını getirirler, zincir mağazalar gelir, sükunet gider, insanların rekabet ettiği, saçmaladığı bir hal başlar. Ama o zamana kadar da bunun için endişe etmek istemiyorum. (Bu esnada yanımıza Aylin’in Kaş’ta tanıştığı bir arkadaşı geliyor, biraz sohbet ediyorlar.)

Yeni arkadaşlar…

(Gülüyor) Evet. Geçen sene çok zorlandığım anlar oldu. Buradaki herkesle yeni tanışmıştım, en yakınlarım İstanbul’daydı ve bir şey yaşadığımda sadece telefonla -onlar müsaitse- konuşabiliyorduk. En başta acılı oldu ama sonrasında hoşuma gitmeye başladı. Bazı şeyleri yalnız yaşamayı öğrenme tecrübesi ihtiyacım olan bir şeydi. Daha güçlü yapıyor insanı. Zaman zaman yalnız hissediyorum ama o zaman da dağ, ağaç, deniz seni dengeliyor. Şehirde çok daha yalnız hissediyormuşum, onu anladım. Bütün arkadaşlarım oradayken bile herkesin çok meşgul olması, kimsenin kimseye vakit ayıramaması, ayırmak isteyip de gidememesi… Karşıda oturan arkadaşlarla koptuk mesela. Daha saçma bir şey olabilir mi? Çok acıklı. Mesela İstanbul’daki evimi kapattım, gittiğim zaman annemde, arkadaşlarımda kalıyorum. Kalmalı misafir olunca çok daha farklı vakit geçiriyorsun. İstanbul’daki o saçma görüşmelere hiç benzemiyormuş.

Evet aynı şeyi Burak’la (Güven) da konuştuk.

Bir yerde buluşacaksın, zaten başka bir işin aksamış olduğu için geç kalıyorsun, onun stresi, trafikte boğuşuyorsun, bir yerde gürültü patırtı içinde sohbet etmeye çalışıyorsun, sonra tekrar evlere dağılıyorsun. Ondan çok daha konsantre görüşmeler oluyor onlarda kalınca ya da arkadaşlarım buraya gelince.

Sen tam yerini bulmuş gibisin.

Aslında küçük yer insanıymışım, onu anladım. Almanya’da da (orada doğdu) annemlerin yaşadığı yer 6000 nüfusluydu, tam Kaş gibi. Ben çocukluğumu da çok küçük bir mahallede geçirdim İstanbul’da. O yüzden o sakinliğe, herkesin birbirini tanıma haline alışkınmışım, hiç yadırgamadım. Mesela İstanbul’dakiler tuhaf tuhaf sorular soruyor, ‘Kışın n’apıyorsunuz abi, sıkılmıyor musunuz?’ diye. ‘Ya siz n’apıyorsunuz ki?’ diyorum. Her gün işten evine dönmeye çalışıyorsun, döndüğün zaman bitmiş oluyorsun, ne kendine ne çocuğuna vakit ayıracak durumun kalıyor, sabah yine aynı rutin, trafikte bağır çağır, asık suratlı esnaftan alışveriş yap, kazıklan, evine git, yemek yapacak halin bile kalmasın. ‘Kışın sıkılmıyor musunuz?’ (gülüyor).

Müzisyen arkadaşların ne diyor?

‘En doğrusunu yaptın valla, tam zamanında gittin, burada işler bitti,’ diyorlar (gülüyor). Zaten biteli çok olmuştu. ‘Siz de yapın,’ diyorum. Yavaş yavaş da görüyorum, herkes bir aksiyon almaya başladı. Tabii burada da hayat toz pembe değil, burası Türkiye’den bağımsız bir yer değil. Yaşanan her şeyin yansıması var, sadece şiddeti daha az olabiliyor. Bazen olmaya da biliyor. Burada insanı doğa dengeliyor bence. Gökyüzü ve güneşin insan bünyesinde ne kadar etkili olduğunu burada iyice anladım. İstanbul’da ne yaşadığımızı çok daha iyi anladım. Etrafımdaki herkes benim kadar mutsuz değil tabii şehir hayatından. Bazıları mutsuzsa da bir şey yapmaya niyetleri yok, bazıları fark etmiyor. Her şeyde de öyledir ya. Herkes her şeye aynı oranda hassas değildir. Ben burada daha az sorguluyorum her şeyi çünkü daha doğru yerde hissediyorum kendimi. Çok şükür şu anda ne işle ne de burada yaşamakla ilgili bir soru işaretim var. O da bu hayatta müthiş bir iç huzurmuş.

.

Related Posts